Ercan C. TUNCER


İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Avrupa Konseyi, 1949 yılında kurulan ve kurulduğundan bugüne üyesi olduğumuz, dolayısıyla bütçesine maddi katkıda bulunduğumuz kuruluştur.


Avrupa Birliği'nden ayrı bir kuruluş olan Avrupa Konseyi, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü üzerine çalışmalar yapmaktadır. Avrupa Konseyi, üye ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin önüne geçmek amacıyla kuruluşundan on yıl sonra, 1959 yılında uluslararası bir mahkeme statüsünde olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) kurmuştur.

Öyle ki siyasi kariyeri sürecinde, bugün Cumhurbaşkanımız olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, önceki Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, parti tüzel kişiliği olarak CHP, HDP gibi siyasi aktörlerimiz de dahil olmak olmak üzere AİHM ülkemizden binlerce başvuru almış ve bunları karara bağlamıştır. Bu başvurular AİHM ve Avrupa Konseyi'nin ülkemiz nezdinde yasal bir zeminde olduğunu teyit etmektedir.

2011 yılında insan hakları ile ilgili olarak o güne kadar olan tavsiyeleri sözleşme haline getiren Avrupa Konseyi, bugün bizim İstanbul Sözleşmesi olarak bildiğimiz ''Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi''ni imzaya açmıştır.Ülkemiz de 2012 yılında bu sözleşmeye ilk imza koyanlardan biri olarak taraf haline gelmiştir.

Sözleşme bir kanun değildir; fakat uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı nedeniyle kanunların bu sözleşmeye uygun olması gerekmektedir. Bu nedenle ülkemiz kanun yapıcıları, o güne kadar geçerli olan ''4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun''un kapsamını bu sözleşmeye göre genişleterek, yeni adıyla ''6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun''u kabul etmişlerdir.

İstanbul Sözleşmesini yıllar sonra bugün eleştirenlerin gerekçelerine bakacak olursak:

Öncelikle ailenin birliğini tehlikeye atıyor diyenler için, sözleşmeye göre düzenlenmiş kanunumuzun adı ''Ailenin Korunması'' ibaresi ile başlıyor. İç hukukumuzda ailenin birliği önemlidir ve zaten önceliklidir; ancak sorunlu birlikteliklerin devam ettirilmesi ve sırf aile kurulsun diye zorla yaptırılan evliliklerin muhtemel olumsuz sonuçları gözardı edilmemelidir. Sözleşme, aileyi dağıtın demiyor; sorunlu aile kurmayın, baskıyla buna mecbur kaldınızsa da bunun olumsuz sonuçlarına katlanmak zorunda olmadığınızı bilin diyor. On sekiz yaş altı evlilik konusunda ise sözleşmenin yeterince net caydırıcılık içermediğini ve bunu bir eksiklik olarak gördüğümü bile söyleyebilirim.

Duyduğum bir diğer eleştiri ise sözleşmeye göre, laf atmakla fiziksel taciz arasında suç farkı olmadığı. bunun da cezalandırmada mağduriyet yaratacağı yönünde. Bunun aksini, yakın zamanda sosyal medya yoluyla ünlü kadınlardan harem kurmaya yeltenen kaba eleştirici erkekler ispatladı zaten. Haklarında kovuşturmaya gerek duyulmadı. Yine de belirtelim; sözleşmede suçlar ana hatlarıyla belirtilmiş ve kanunların bu suçları engelleyecek ve cezalandıracak şekilde oluşturulması gerektiği yazıyor. Hangi suça hangi cezanın verileceği sözleşmede yok. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 13. maddesinde geçen ölçülülük ilkesi uyarınca da bu mümkün değil ve kanunların Anayasa'ya uygun olma zorunluluğu var.

Eşcinselliği teşvik gibi bir misyonu da olmayan sözleşmenin amacı, kişilerin cinsel tercihleri öne sürülerek

mağduriyetinin hoşgörülmemesi için önlem alınmasını sağlamak.

Bir de iftira gerekçesi var. Sözleşmeden doğan yükümlülükle kanuni haklarını kötüye kullanacak olan ve bu yolla erkeklere iftira ederek çıkar elde etmeye çalışacak olan kadınlardan bahsediliyor. Hakların ve yetkilerin suistimal edilmesi her zaman olasılık dahilindedir. Bunu engellemenin yolu da sözleşmeyi feshedip kadın, erkek, çocukların şiddete karşı haklarını elinden almak değildir. Bunun için adalet sisteminin bağımsız, tarafsız, siyasetten ve önyargılardan uzak bir yapıda olması esastır. Yoksa Ergenekon ve Balyoz iftiralarını dünyanın bütün kadınları kötülük için biraraya gelse bir erkeğe atamaz.

Şiddetin her türlüsünü reddeden, fiziksel ya da sözlü tacizi ve hatta tacizin ima edilmesini dahi şiddet sayan, aile içi şiddeti evlilik ve aynı ortamda ikamet etme şartına bağlamadan kadın, erkek, çocuk diye ayırmadan, özel ya da kamu olsun, toplumsal alanlarda kadınların cinsiyet ayrımcılığını reddeden, Mağdurun dil, din, ırk hatta vatandaşlık bağına dahi bakmadan ücretsiz hukuki ve adli yardımlarla gerektiğinde tazminat hakkı olduğunu belirten, töre, gelenek, görenek, inanç ve kişinin kendi ahlak anlayışının özellikle kadına ve çocuklara karşı şiddete dayanak ve mahkemelerde zulmedenin cezasını hafifletici gerekçe olarak gösterilemeyeceğine hükmeden bu sözleşmenin bir güzel tarafı da, üyeleri taraf ülkelerin temsilcileri tarafından seçilecek GREVIO isimli bir kurul vasıtasıyla kanunların sözleşmeye uygunluğu ile ilgili veri toplama ve bu verileri kamuoyu ile paylaşma uygulamasıdır.

Montaigne'nin bir sözü var: '' Akla uygun hiçbir şey yoktur ki tam tersi de akla uygun olmasın.''

Sözleşmenin devamlılığı ya da feshini savunan iki taraf da haklı olduğunu iddia edebilir.

Montaigne'nin bir sözü daha var: ''Hangi havaya iyi diyeceğiz? Bize faydası olana mı yoksa bir ağaca çiçek açtırana mı?''

Haklı olduğumuzu iddia ederken bencil olduğumuzu ve kişisel çıkar peşinde koştuğumuzu düşündürmeyelim yeter.