Yasemin MEŞE


BUĞU -DOSTLAR BENİ HATIRLASIN-

Hüzünlü türküsünün iki mısralık nakaratına neşe sıkıştırmaya çalışan aşık bir ihtiyar gibi hissediyorum.


Türkümü ilk kez söylüyormuşçasına sazımı heyecan ile kavrıyorum. Tellerine dokunduğum an dünyadan uzaklaşıp aşka uçuyorum. Öksürerek boğazımı temizliyorum. Bir Aşık Veysel oluyorum, bir Aşık Mahsunî Şerif. Bir ara kapalı gözlerim Neşet Ertaş’ın kırgın köyüne uğruyor.

Çarıklarımı ayağıma geçirip köyde ufak bir gezintiye çıkıyorum. Yanımdan geçen kara-kuru bir köy çocuğuna ‘’Burası hangi köy?’’ diyorum. Çocuk biraz şaşkın, biraz heyecanlı şu cevabı veriyor, ‘’Sivrialan.’’ İşte o vakit anlıyorum ki Sivas’tayım. Burası Şarkışla ilçesi ve ben Aşık Veysel Şatıroğlu’nun doğduğu köydeyim. Muhayyilem beni tersyüz ediyor. Neşet Ertaş’ın bozkırına ineyim kendimi âmâ Veysel’in toprağında buluveriyorum.

Geceden yağmış yağmurun kokusu tüm köyü güzelliğe bürümüş. Huzuru doruklarımda yaşasam da, bakışlarımı çarıklarıma çevirdiğimde işler değişiyor. Yerler vıcık vıcık çamur. Toprak adeta çarıklarımı emecek. Bu duruma aldırış etmeden yürümeye başlıyorum. Eski bir evin bahçesinde iki kadın görüyorum. Yere serdikleri bir çula oturmuş iki çift laf ediyorlar. Konuşmakla konuşmamak arasında kaldığım vakit, onlar birbirlerinin kulağına eğilerek fısıldaşmaya başlıyorlar. ‘’Neyse’’ diyorum. ‘’Yürü aşık, yürü de ufkun açılsın.’’

Birkaç ahırdan inek, buzağı, koyun, keçi sesleri yükseliyor. İnce bir tezek kokusu burnuma ilişiveriyor. Yerlerde türlü taşlar, saçılmış samanlar… Derken bir eve yanaşıyorum, avlusunda dumanı tüten. Genç kızlar, çocuklar ve kadınlardan oluşan bir kalabalık var. Kimileri hamuru şekillendiriyor, kimileri yenisini yoğurup duruyor, kimileri tandırın başında görevli. Mis gibi bir koku sarmış evin etrafını, ekmek yapıyorlar. Fark ediliyorum. Beni çağırıyorlar. ‘’Kimsin sen?’’ diyorlar. ‘’Aşık değilim lakin aşık gibi hisseden bir ihtiyarım ben.’’ diyorum. Pek de sorgulamıyorlar. Bir parça ekmek uzatıyorlar. Ekmeğin sıcak buğusunda Aşık Veysel’in yüzünü görüyorum sanki. Samimiyetle hoşnut oluyor yüreğim.

Avlunun girişinde hoyrat bir delikanlı beliriyor. Genç kızlar kendilerine çeki düzen veriyor. Çocukların yüzü gülüyor. Kadınlarda bir şamata. ‘’Hele Ahmet, gel gel!’’ diyorlar. Delikanlı çömeliyor bir kenara. ‘’Haydi patlat bir türkü’’… O an beni görüyor. Göz göze geliyoruz. ‘’Ne söyleyeyim?’’ diyor. Dudaklarımdan istemsizce ‘’Dostlar Beni Hatırlasın’’ çıkıveriyor. Delikanlının biçimli dudaklarında acı bir gülümseme oluşuyor.

Ekmeğimden bir parça koparıp ağzıma atıyorum. Ahmet, yanık sesiyle türküye giriyor…

‘’Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın’’

Tandırın başındaki kadınlardan biri bana taze ekmekten gönderiyor. Ekmeği bölüyorum. Yeni bir buğu sarıyor etrafı. İşte Aşık Veysel o buğuda bizi selamlıyor.